10 Ekim 2010 Pazar

Duvarlar boş kalmasın:)

Ev dekorasyon dergilerine ve yapı marketlerinin dekorasyon kataloglarına bakmayı çok seviyorum. Ev dekorasyonuna dair uzun zamandır aklımda olan bir uygulama ise duvar stickerları. Hem evinize modern ve farklı bir hava katmak, hem de her odanıza ayrı bir karakter kazandırmak istiyorsanız, duvarlarınıza, ve hatta duşakabin, buzdolabı gibi yüzeylere, bu birbirinden kreatif ve şık stickerları uygulamayı düşünebilirsiniz. Görünen o ki, ben kesinlikle düşüneceğim:)

8 Ekim 2010 Cuma

micro aşk hikayesi:)

Dün sabah İstinyePark'a giderken, yolda bir anda karşımda belirince 'işte bu' dedim, ilk görüşte aşk gibi bir şeydi zannedersem:) Benim olsun istedim o an, benim olmalı dedim. Ne yapıp edip elde etmeliyim dedim. İlk defa böyle bir şey başıma geldiğinden içimde hem garip bir heyecan, biraz şaşkınlık, bir de en afillisinden bir mutluluk beliriverdi. O gözlerimin önünden geçip giderken, ben utanmadan arkasından baktım. Zaman durmuşken, trafik durmadığından hayat da ennihayetinde devam etti. Ama şimdi ne istediğimi biliyorum:) Neyse ki sonra resmine denk geldim *sigh* :)

Hallelujah..Hallelujah..

Hallelujah İbranice kökenli bir kelime, Hristiyanlıkta şükür ifadesi için kullanılıyor. Bizdeki Elhamdulillah lafzına denk bir anlamı var. Tam olarak "Praise Jehovah -the Lord-" olarak tercüme edilmekte.

Dini bir anlamı olan bu terim doğal olarak en fazla Hristiyan ilahilerinde sıklıkla kullanılmakta, bizse daha çok şarkılardan duyagelmişizdir:) Bu terimin geçtiği şarkılara şöyle bir göz attığınızda, sayının hatırı sayılır olduğunu göreceksiniz. Hem kendi anlamında hem de mecazi olarak söz yazarları tarafından oldukça popüler bir terim olduğu söylenebilir bu durumda.
Hallelujah denince akla ilk gelen şarkıcılardan biri de Jeff Buckley.

Buckley'in henüz 31 yaşında ve kariyerinin zirvesindeyken trajik bir ölümü var: Aslen Californialı olan Buckley yeni album çalışmaları için Memphis, Tennessee'ye gider. (Memphis aynı zamanda Elvis Presley'in evinin olduğu Graceland'i de barındırır sınırlarında.) Bir arkadaşı ile birlikte Mississipi Nehri kıyısına giderler. Buckley sonrasında Led Zeppelin'in Whole Lotta Love şarkısını söyleyerek kıyafetleri ile nehre girer..ve bu şarkı Buckley'in söylediği son şarkı olur. Buckley'in cesedi bir hafta sonra kıyıya vurur.

Buckley'in dinlerken insanı dinlendiren bu şarkısını her dinlediğinizde farkında bile olmadan nakaratlarında Hallelujah dediğinizin farkına varıyorsunuz. Hangi dilde olursa olsun hamd etmek güzel:)


*Biyografik bilgiler http://tr.wikipedia.org'den alınmıştır.

7 Ekim 2010 Perşembe

Endülüs'ün Süsü ve Bir Gerdanlık..

Bugün daha önce dinlemediğim, duymadığım bir edebi tür ile karşılaştım: Muwashah..Arapça kelime anlamı olarak "süslenmiş" anlamına geliyormuş. Arap edebiyatının bir uzantısı olan Endülüs edebiyatının, bilhassa da Endülüs şiirinin önemli bir tarzı Muwashah, ya da Türkçe'ye girdiği hali ile Muvaşşah..A.Yaşar Koçak* bu tarz üzerine kaleme aldığı yazısında "Muvaşşaha çoğunlukla beste ile okunmak için yazılırdı. Kasidede olduğu gibi bunlarda da medih, ağıt, övünmü, aşk v.b. gibi konular terennüm edilir" diye ifade eder.

Sözlü ya da enstrümental versiyonları mevcut, ve bu zamana kadar birçok farklı sanatçı tarafından icra edilmiş. Aşağıda benim en çok beğendiğim bir sözlü ve bir de enstrümental versiyonlarını bulabilirsiniz:

Sözlü versiyonu için:
by Bustan Abraham

Enstrümental versiyonu için:
by Adnan Karaduman

2006 yılında Endülüs'e gittiğimde bu şehrin garip büyüsüne kapılanlar kervanına ben de katılmıştım. O kadar aşina gelen ve aynı zamanda o kadar masallarda kalan bir yanı var ki Endülüs'ün..Üzerine yazılmış ne kadar yazı, söylenmiş ne kadar söz, dillerden dökülmüş ne kadar ezgi varsa, sırf Endülüs üzerine oldukları için efsunlu hale gelmiş sanki. Sanatı Endülüs'ü süslemiş, Endülüs sanatını taçlandırmış. Muwashah da bu süslerin şahı olmuş adeta. Dinleyince siz de hak vereceksiniz.

"Güvercin Gerdanlığı" (Tavku'l-Hamame fi'l-ülfe ve'l-ullaf)

Genelde muwashahlar aşk ve tasvir üzerine söylenegelmiş. Bustan Abraham grubunun söylediği Muwashah'ın sözlerini bulamadığım için, bu muwashah'ın ne üzerine olduğundan emin değilim. Ama dert etmedim sözleri bulamayınca, belki bir parça sevinmiş bile olabilirim:) Zira müziği sözlerini anlamadığımız bir dilde dinlemenin de ayrı bir büyüsü var; öyle ki bazen anlamını öğrendiğimizde hayal kırıklığına bile uğrarız. Bu yüzden bu muwashah size dinlediğiniz anda ne hissettiriyorsa, konusu varsın o olsun.

Bu arada yukarıdaki resmi merak edenler için not olarak düşeyim: Resme denk geldiğim ve yazı sonunda linkini bulabileceğiniz blogdan öğrendiğim üzere "Klasik İslam Edebiyatında, güvercinlerin boynunu çevreleyen halka biçimindeki tüyler –güvercin gerdanlığı-, boyna geçen ve sonsuza kadar kalan ‘aşk zinciri’ sembolü olarak kabul edilmiş ve Arap edebiyatında birçok şair tarafından kullanılmış."** Bu resim, kendisi de Endülüs'lü olan İbn Hazm'ın ünlü eseri Güvercin Gerdanlığı: Sevgiye ve Sevenlere Dair adlı kitabından uyarlanmış bir resim. Kendisi aşkı simgeleyegelmiş bir şehrin bağrından çıkan bir üstad yine aşk üzerine bir eser yazıyor. Değil mi ki bu eser de Endülüs'ün büyüsüne bulanmış, süsünden nasiplenmiş, bu durumda kulak vermek de bize düşüyor..

Muwashah ile başladığım yazımı Güvercin Gerdanlığı ile bitirmiş oldum. Hesapta olmayan bir birarada oluş oldu bu, ama çok yakıştılar birbirlerine sanki:)

6 Ekim 2010 Çarşamba

Orhan Veli'nin nesi var?

ANLATAMIYORUM
Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

(Orhan Veli Kanık)

Orhan Veli denince ilk akla gelen şiirlerdendir Anlatamıyorum. Çoğumuz belki de ezberden okuruz bu şiiri de kaçımız Orhan Veli'nin gerçekte neyi anlatamadığını düşünmüştür acaba? Bir derdi var belli şairin, belki de tek kelime ile ifade edilebilecek bir dert. Şair anlatamıyorum diyor ama biz de anlamıyor muyuz acaba?

Biraz önce Nazan Bekiroğlu'nun Zaman Gazetesi'ndeki köşe yazılarına göz atıyordum. 6 Haziran 2010 tarihli yazısı başlığından mütevellit dikkatimi çekti. Yazarın mezun olan öğrencileri üzerine kaleme almış olduğu bir mezuniyet yazısı esasında. Benim ilgimi çeken ve hafif bir tebessümle yazıyı bitirmeme vesile olan kısım ise, yazarın sonda anlattığı anektod. Bazen içinde bulunduğumuzu hissettiğimiz muammaların çok basit ve tek kelime cevapları olabiliyor. Muammayı anlayınca da çözüme ulaşmaya bir adım yaklaşıyorsunuz. Bu yüzden hissiyatı ve düşünceleri meşgul eden durumlara bir isim koyabilmek önemli. Nazan Bekiroğlu'nun öğrencisi de tam da bunu yapmış. Bunu yaparken de az kelime ile nasıl çok şey nasıl anlatılır onu göstermiş. Buyrun burdan bakın:)

"Her yıl bir "Mezuniyet Yazısı" yazmayı alışkanlık haline getirdiğim söylenebilir belki. Başka türlüsü mümkün değil, mazur görün lütfen. Üstelik şu sevimli hikâye olmasa da bu yazıyı yazacaktım. Ama tebessüm olsun, onunla bitireyim:

"Sen de o gemidesin" telmihli onca "mumdan gemi ateş denizi üzerinde" yüzerken, bu kez taş ırmağına camdan gemiler düşerken final kâğıtlarını okuyorum. Orhan Veli'nin Anlatamıyorum'unu vermişim, düğümü, gelip malûm dizeler üzerine dizmişim: Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel/ Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu/ Bu derde düşmeden önce. Ve sormuşum: "Şair, şarkıların bu kadar güzel kelimelerinse kifayetsiz olduğunu neden daha evvel değil de şimdi fark etmektedir?" Hayret! Sınıfın onca parıltılı öğrencisi teknik meseleler üzerinde oyalanıp asıl cevabı şaşarken, tekrarın tekrarlısı bir kâğıda takılıyor gözlerim. Bir şeyler karaladıktan sonra cevabı bir çırpıda veriyor bizimki:

"Her ne kadar şair 'Anlatamıyorum' dese de ben anladım hocam. Şair âşık".

Yâ Rabbi! Böyle kâğıtları okudukça ben daha nasıl eskirim? Enes, sen çok yaşa e mi!"

(http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=992235)

4 Ekim 2010 Pazartesi

Kitabin son sayfasi..

Gectigimiz hafta basladigim ve cok severek okudugum Nazan Bekiroglu'nun Yusuf ile Zuleyha'si bugun bitti. Kitabi 2 defa Fatih'e gidip gelirken yolda bitirdim desem yeridir:) Bu hikaye bircok insanin algiladigi uzere salt bir askin hikayesi kesinlikle degil, aslina bakilirsa o cihetten bakildiginda bile modern zamanlarin ask algisindan fersah fersah uzakta bir ask kavrami var. Ama askin da otesinde beni bu kitapta en cok etkileyen sey aslinda sabir ve duanin gucu ve mucizesi..Tipki Zuleyha'nin kitabin sonunda Rabbine duasinda dile getirdigi gibi:

"Sen ki bana Yusuf'umu; bana, onu asmayi basardigim yerde suretimi ve gencligimi ve guzelligimi geri verdin...Bu, duanin mucizesi. Bir gun bu hikayeyi yazacak olanlar, bu mucizenin, ben mucizeye inandigim icin gerceklestigini yazmayi unutmasinlar."

Allah, peygamberlerinden sonra gelen garip kullarina tevekkul'u mucize olarak gondermis. Rabbim bu mucizeye inanmada daim eylesin hepimizi..

Bir sonraki kitabimi da yakinda sitemde gorebileceksiniz:) O zamana kadar bol cumleli gunler dilerim size..

Horoz Sekerleri Hic Bitmeyen Cocuklara Ithafen..

Pazar gunu cok sevdigim bir arkadasimin kardesinin nikahi icin teyzemle Bahcelievler Nikah Dairesine gittik. Nikah cikisinda enistem gelip bizi alana kadar, teyzemle biraz oyalandik. Nikah salonunun tam karsisinda yer alan Meshur Karadeniz Pidecisi'nde karadeniz pidesi, Bolulu Hasan Usta'da profiterol ve son durak olarak da Koska'da tatli dunyasina dalis seklinde seyreden bu oyalanma cok da iyi geldi hem teyzeme hem bana:)

Koska magazalarinda oldum olasi dolanmayi, alisveris yapmayi sevmisimdir. Insan adeta nostaljik bir yolculuga cikiyor, cocukluguna donuyor gibi hissediyor:) Koska'daki favorilerim rengarenk kucuk kova, bot ve el arabalari icinde sergilenen meyve sakizlari, kese ya da hazine kutusu icinde cil cil cikolata paralar, rengarenk akide sekerleri, kagit helvalar, tabii ki horoz sekerleri ve bu son gidisimde dikkatimi ceken ve cocuklar icin super bir hediye olan envai cesit seker aksesuarli oyuncak bebek ve arabalar..Insanin kendini kaybedip hepsini alasi geliyor:) Ben kendimi dizginleyip yukaridakilerle yetindim.

Tabii simdi 'horoz sekeri' demisken Cahit Sitki'nin o guzelim 'Cocukluk' siirini anmadan gecmek olmaz:) Affan Dede'ye selam olsun..

Affan dedeye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var ne de adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiç bir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!

Horoz sekerlerinizin hic bitmemesi temennisiyle..
:)

Not: Pazar gunu nikah nedeniyle, gitmeyi planladigim IDW Tasarim sergisine gitme firsatim olmadi ne yazik ki. Umarim sizler gidebilmissinizdir. Artik bir sonraki sergide bulusmak uzere ins..

3 Ekim 2010 Pazar

Barry Schwartz on the Paradox of Choice

TedTalks sitesindeki videolara goz atarken, blogumun adi ile de birebir alakali bir konusma gorunce ilgimi cekti. Barry Schwartz'in secim yapmanin paradoksu uzerine yapmis oldugu oldukca eglenceli bir konusma. Schwartz konusmasinda, modern dunya insaninin kesinlikle artik dogrulugunu sorgulama ihtiyaci dahi hissetmedigi bir donguyu sorguluyor. Dongumuz su: 'Refah (tatmin) duzeyini makzimize etmek ozgurlukleri maksimize etmekle; ozgurlukleri makzimize etmek ise secimleri makzimize etmekle mumkun olabilir.' Peki gercekten de 'daha fazla secim daha fazla ozgurluk, daha fazla ozgurluk daha fazla refah (tatmin)' mi demek? Schwartz'in bu konuda ciddi supheleri var. Haksiz da sayilmaz sanki?:)

Peki neden?

Secimler oldukca karar verme zorunlulugu hep olacak, burada sorun yok. Bunu hepimiz kabullendik ve dahasi, (zorunluluk olarak yazmam sizi yaniltmasin,) secebilme ozgurlugunu, opsiyonlarimiz olmasini aslinda hepimiz cok seviyoruz.
Sorun su ki, opsiyonlar arttikca, secim yapmak zorlasiyor, sonuc olarak karar verme sureci bir izdirap ve muammaya donusuyor. Sonuc: Onumuzde bircok yol olmasina ragmen en iyi yolu bulabilmek adina sonucta hicbir yola giremiyoruz, Bir sekilde bir yola girdigimizde de, uzerinde yuruyemedigimiz butun diger yollari dusunup elimizdekiyle daha az tatmin oluyoruz.

Bu durum size de tanidik gelmiyor mu? Bu teoriyi gunluk hayatimizdaki "acaba bugun ne giysem?" gibi onemsiz bir sorudan tutun, "acaba bu kisi dogru kisi mi?" gibi gayet onemli bir soruya kadar tum, alternatiflerin cok oldugu soru ve gorunurde sorunlar icin uygulayabilirsiniz. Sonucta yukarida yazdigim ve asagidaki videoda Barry Schwarts'in eglenceli ve akici uslubuyla dile getirdigi iki sonuca ulastiginizi goreceksiniz.

Aslinda hepimizin zaten bildigi bir gercegi, Schwartz oldukca yalin bir sekilde bir kere daha ortaya koyuyor. O da su: "The secret to happiness is low expectations." Aslinda ne kadar basit degil mi?:) Bununla birlikte bir kez beklentilerimizde bir basamak yukari ciktigimizda, geri adim atamiyoruz. Adimimizi kaldirdigimiz anda kul olan sihirli (ya da lanetli) bir merdivenin uzerindeyiz sanki. Yani bu, belki de icinde bulundugumuz sartlarin, karsilastigimiz olay/kisilerin ve yasadigimiz tecrubelerin dogal bir sonucu.

Yine de hayatimizdaki tum secimlerimizde gul bahcesi kissasini aklimizda bulundurmakta fayda var:)

Son olarak Schwartz'in konusmasinda soyledigi ve bence konusmasinin anafikrini teskil eden asagidaki cumle ile bitiriyorum:

There is no question that some choice is better than none, but it doesn't follow that that more choice is better than some choice.

Size iyi seyirler..Ayrica TedTalks'u yakindan takip etmenizi de tavsiye ederim. Ilgi cekici konu ve konuklari ile sizin de ilginizi cekecek bir konusma ile mutlaka karsilacaksiniz:)

1 Ekim 2010 Cuma

"Ne mutlu kalbine sen dusene, ve ne mutlu senin kalbine dusene"

Bazen etrafimiz soru isaretleri ile cevrili, gonullerimiz acabalarin agirligi altinda daralmisken, cevaplar hic ummadigimiz bir anda ve hic de ummadigimiz bir yerden geliverip, aklimizdaki bulutlari dagitabiliyor. Ardindan hava gunes acar mi bilinmez ama en azindan her yer bir anda daha aydinlik olabiliyor. Sonrasi Allah Kerim.

**
Bugun Fatih'te bir kursa Arapca dersi icin kaydolmaya gittim. Haftada 2 saat ozel ders ile ilerletmeyi planliyorum Arapcami. Bu arada ilk dersimiz bu Pazartesi oglen basliyor:)

Uskudar-Eminonu-Fatih rotasini izleyecegimden bir guzel yol arkadasi olan kitabimi da yanima aldim. Okurken Zuleyha'yi anladim, Zuleyha'yi dinledim; Zuleyha'yi okudum, kendimi anladim.

Zuleyha sabrinin Rab'den oldugunu bilmeden sabretti.

Ah bir bilseydi...O zaman da "susarak olmeyi degil, seyleyerek olmeyi sectim" diyecek miydi, sabrin imtihanin ta kendisini oldugunu, aslolana ulastiracak olan oldugunu bilmeyecek miydi?
Ah bir bilseydi...O zaman Hz. Yakub'un dedigi 'Bu halde bana dusen guzel bir sabirdir' demez miydi?

Dillendirildiginde ayni olmamasi yurekte hissedilenin, ve dahasi dillendirilmek istendiginde yetmemesi kelimelerin, hepsi sabra sabir gosterememizden belki de. Degil mi ki "Zuleyha, Yusuf'a bir mektup yazmaya baslayinca. Yusuf diye basladi, Yusuf diye bitirdi. Gordu ki hitaptan oteye gecemedi. Anladi ki askin namesinde ser-nameden ote kelam yok. Ve Zuleyha'nin lugatinde Yusuf'tan baska sozcuk yok."

**
Donuste bir simit alip, Eminonu Kadikoy iskelesinden motora bindim. Motorun hareket saatine 15 dk vardi, etrafima baktim. Tam karsimda Galata Kulesi..Kulenin alt pencerelerinden birinden beyaz bir isik geliyordu. -Zannedersem orada durbunle sehre bakiliyor, muhtemelen isik durbunun merceginden yansiyordu- Ama o durbun hep orada vardiysa da ben beyaz isigi ilk defa bugun gordum. Hangi vesileyle, ne icin ya da kim icin parladi bilmiyorum, zaten bu cok da onemli degil, sadece o anda okudugum kitap, hafif esen ruzgar, yemekte oldugum simit, ve Eminonu'nun o kendine has ugultusu, hepsi benim icindi sanki. Motor hareket saati 15:35'e kadar isik parladi, motor hareket etmeye baslamisti ki sondu, Galata Kulesi de geride kaldi.

(Alintilar: Yusuf ile Zuleyha, Nazan Bekiroglu)

Zuleyha'yi Anlamak..


Zuleyha'yi Zuleyha yapan Leyla'dan olan farkiydi, Sirin'den ve Asli'dan olan farkiydi. O, ne ugruna coller asilan, ne daglar delinen, ne de yanip kul olunan olmustu. Masukuna ulasma gayreti ve cilesi erkeklerin kaderi ve bahti olmustu. Onun bahtina dusense Yusuf'un gomlegini yirtmak olmustu. Zaten bu sebepten degil midir, cileyi ve gayreti cekene aski hak gormemiz ve dahi Zuleyha'ya hak vermemiz.

"Bir ben gibisi olmayacak aranizda..
Fethedilen degil fethe kalkisan olarak kalacak gecmis ve gelecek zamanlara adim.
Acim acinizdan,
gucum gucunuzden cunku daha fazla
ask benim hakkim."

Zuleyha once tereddut,

"Kossam dedi Yusuf'a, hic olmazsa.
Basaramadi. Basaramadiginin nedenini de bir turlu bulamadi. Neydi kendini tutan? Korku? Iyi ama dedi askim korkumdan buyuk degil mi?
Degildi! Zuleyha henuz korkusu askindan buyuk olan bir oykuydu."

Sonra sabir,

"Zuleyha'nin bir adi korku. Ama iste Zuleyha'nin obur adi askti. Her halde zamani vardi. Askin bir adi da sabirdi" ve "Zuleyha sabrinin Rab'den oldugunu bilmeden sabretti."

Ve en sonra da atesti. "Zuleyha ne kadar atesse, Yusuf o kadar iffetti."

"Tufandan kurtulmak icin kendi derinligine akan bir irmak gibi; akmasam sana olurdum Yusuf, aktim, yine oldum. Kendi olumumun seklini secmem ozgurlugumse susarak olmeyi degil, soyleyerek olmeyi sectim."

Zuleyha'yi anlamak, askin-asikin ve masukun kendini bulmasi ve bilmesi icin gecilmesi gereken safhalari anlamak demekti.

(alintilar: Yusuf ile Zuleyha, Nazan Bekiroglu)

30 Eylül 2010 Perşembe

Galata Kulesi'ne Gitmek ya da Git(e)memek..Iste butun mesele bu:)

Bugun 3 aydir Turkiye'de olan, yeni tanistigim Polonyali bir arkadasa -yabancilara sorulan tipik sorudur ya;P- Istanbul'da en cok nereyi sevdigini sordum. 'Galata Kulesi' dedi. Gonul isterdi ki bu cevap uzerine ben de 'A, evet cok guzeldir orasi,' diyebileyim:)
ama heyhat,

gel gor ki hep gitmeyi istedigim yerler listesinde ilk 3te yer alan guzel sehrimin bu guzide mekanina su yasima geldim henuz gitmis, bizzatihi yakindan gormus degilim. Bunca yil neden ya da nasil oldu (ya da olamadi) bilmiyorum ama su insanoglunun bir seyleri cepte sayma, ve 'nasil olsa bir gun..' diye baslayan cumleler kurma huyu yok mu? Hep bu yuzden..

Bu arada ufak bir saskinliktan sonra, Polonyali arkadas sagolsun bana turist rehberligi yapmayi teklif etti:)

Yok yok, bu boyle olmayacak, Istanbul'da gezilmedik, gorulmedik, fotograflanmadik kule birakmayacagim, iste suraya, yani bloguma;P, yaziyorum. Sadece bir istisna birakabilirim: Kiz Kulesi. Onun buyusu bir sure daha devam etsin bakalim. Malum olmedik candan umit kesilmez:)

Istanbul'u Tasarlamak, Istanbul'da Tasarlamak

Sayet haftasonu icin bir planiniz yoksa, Eyup dolaylarinda hosca vakit gecirebileceginiz guzel bir alternatif mevcut:

IDW (Istanbul Design Week) kapsaminda, 29 Eylul-3 Ekim tarihleri arasinda Eski Galata Koprusu uzerinde bagimsiz tasarimcilar ve universitelerin katilimiyla, farkli tema ve uygulama alanlarinda bir tasarim sergisi gerceklesmekte. Sergi disinda konferanslardan, atolye calismalari ve yarismalara kadar cesitli etkinlikler de yer aliyor bu hafta icerisinde.

Diger detaylar icin etkilik websitesine bir goz atmanizi tavsiye ederim:

Bir aksilik olmazsa, ben cumartesi ya da pazar gunu gidip gormeyi istiyorum. Gidemeyenler icin izlenimlerimi ayrica aktaririm o zaman ins.
***
Bir de size de oyle geliyor mu bilmiyorum ama, Istanbul'a ne kadar da yakisti degil mi kultur baskenti unvani?:)

29 Eylül 2010 Çarşamba

hayat bu işte: bir varmışın, bir yokmuşun; bir buradasın bir de bakmışın oradasın..

Bugün bloğumun yeni tasarımını ablama da gösterdim. O da çok beğendi. Bir de özlemişim bloğumla ilgilenmeyi, dahası cümleler kurmayı. Bilgisayarda sayfa sürekli açık duruyor zaten, aklıma estikçe iki dakika da olsun oturup klavyeye uzanıyorum işte.

Bu aralar etrafta tuhaf bir hareketlilik var: birileri bir yerlerden başka bir yerlere gidiyor, kimi hazırlıklı kimi hazırlıksız, bazen de giden hazırlıklı da kalanlar şaşkın.

Geçtiğimiz cumartesi günü (25.09.2010) ortaokuldan çok yakın bir arkadaşımın muhterem annelerini yolcu ettik şu zahiri dünyadan ebedi aleme. Giden hazır ve mutlu, kalanlar giden adına mutlu ve huzurlu - da bir şu özlem yok mu? Hem alışmak zorunda olduğunu bilmek hem alışmak istememek..Bir hatıralarla mahzun tebessüm etmek; bir her zaman oturmuş olunan koltuğa, giyilen terliğe, evin dört bir yanına bakıp iç geçirmek, buğulu gözler ardında engel olamamak yine gözyaşlarına..Teselli edecek söz yok, sade ve sade tevekkül ve teslimiyet --bir de Hz. Yakub'un dediği üzere 'şimdi bize düşen bir güzel sabırdır' düsturu..

Bu gidişler hep olacak da Rabbim tüm sevdiklerimize, bilhassa anamıza, babamıza, kardeşlerimize hayırlı, uzun ömürler ihsan eylesin inş.

Gidişler dedik ya bu dünya içinde de gidişler oluyor, Rabbim uzun ayrılıklar vermesin. Ablacık bugün Halkalı'ya taşınıyor. Hemen yanıbaşımdan, odamın diğer ucundan evime 15 dk uzağa taşındığında da garip bir boşluk oluşuvermişti içimde. Şimdi de çok sevdiğim şehrimin henüz görmediğim birçok semtinden birine yolcu ediyoruz. Allah yeni evinde de huzur, mutluluk ve sağlıklar nasip etsin.

Özleyince ve aklına estikçe hiç olmadı bir akbil uzaklığında bir yolculuk olduğu için bu, sana da binler şükürler olsun Rabbim..

28 Eylül 2010 Salı

Donusum:)

Sevgili blogum bugun donusumunu tamamladi, tirtil olarak basladigi hayatinda bugun kelebege donustu:) Bu yeni halini ben cok sevdim: mutluluk, huzun, umut, yasam ve tabii ki rengarenk secimler -ah o secimler- hep bir arada, ic ice..
Hayirli olsun..

22 Temmuz 2010 Perşembe

Özgür köleler?

Taraf gazetesi yazari Ahmet Altan'in Kum Saati baslikli koseyazilarini her gun takip etmenizi tavsiye ederim. Gundeme iliskin yerinde ve cesur tespitleriyle, ve aslinda bizim de soylemek istediklerimizi etliye sutluye dokunmaktan asla cekinmeden kalem aldigi uslubuyla kesinlikle takip edilmesi gereken bir koseyazari Altan.

Asagidaki alinti, yazarin 21.07.2010 tarihli "Sormak" alt baslikli yazisindan: Bilhassa kirmizi ile isaretledigim cumle sizce de uzerinde ciddi ciddi dusunmeye deger degil mi?

Ve “köle” olmayı kabullendiğinizde “efendinizin” kim olduğu hiç önemli değildir, o her zaman “efendi”, soru sormadığınız sürece siz de her zaman “köle” olursunuz.

Siz, şu ya da bu “efendiden” birini seçme özgürlüğüne sahip olmayı “özgürlük” sanan bir köle olmak istiyor musunuz?

İstemiyorsanız soru sorun.

Özgürlük sorulardadır.


Yazinin tamami icin http://taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-sormak.htm

*Secimler hep vardi.Her sey kaderde yazili olsa da -maktub-, oraya sen secimini yaptiktan sonra yazildi. Ve simdi sira sende, sadece soyle bana: YaZi mi yoksa TuRa mi?