4 Ekim 2010 Pazartesi

Horoz Sekerleri Hic Bitmeyen Cocuklara Ithafen..

Pazar gunu cok sevdigim bir arkadasimin kardesinin nikahi icin teyzemle Bahcelievler Nikah Dairesine gittik. Nikah cikisinda enistem gelip bizi alana kadar, teyzemle biraz oyalandik. Nikah salonunun tam karsisinda yer alan Meshur Karadeniz Pidecisi'nde karadeniz pidesi, Bolulu Hasan Usta'da profiterol ve son durak olarak da Koska'da tatli dunyasina dalis seklinde seyreden bu oyalanma cok da iyi geldi hem teyzeme hem bana:)

Koska magazalarinda oldum olasi dolanmayi, alisveris yapmayi sevmisimdir. Insan adeta nostaljik bir yolculuga cikiyor, cocukluguna donuyor gibi hissediyor:) Koska'daki favorilerim rengarenk kucuk kova, bot ve el arabalari icinde sergilenen meyve sakizlari, kese ya da hazine kutusu icinde cil cil cikolata paralar, rengarenk akide sekerleri, kagit helvalar, tabii ki horoz sekerleri ve bu son gidisimde dikkatimi ceken ve cocuklar icin super bir hediye olan envai cesit seker aksesuarli oyuncak bebek ve arabalar..Insanin kendini kaybedip hepsini alasi geliyor:) Ben kendimi dizginleyip yukaridakilerle yetindim.

Tabii simdi 'horoz sekeri' demisken Cahit Sitki'nin o guzelim 'Cocukluk' siirini anmadan gecmek olmaz:) Affan Dede'ye selam olsun..

Affan dedeye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var ne de adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiç bir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!

Horoz sekerlerinizin hic bitmemesi temennisiyle..
:)

Not: Pazar gunu nikah nedeniyle, gitmeyi planladigim IDW Tasarim sergisine gitme firsatim olmadi ne yazik ki. Umarim sizler gidebilmissinizdir. Artik bir sonraki sergide bulusmak uzere ins..

3 Ekim 2010 Pazar

Barry Schwartz on the Paradox of Choice

TedTalks sitesindeki videolara goz atarken, blogumun adi ile de birebir alakali bir konusma gorunce ilgimi cekti. Barry Schwartz'in secim yapmanin paradoksu uzerine yapmis oldugu oldukca eglenceli bir konusma. Schwartz konusmasinda, modern dunya insaninin kesinlikle artik dogrulugunu sorgulama ihtiyaci dahi hissetmedigi bir donguyu sorguluyor. Dongumuz su: 'Refah (tatmin) duzeyini makzimize etmek ozgurlukleri maksimize etmekle; ozgurlukleri makzimize etmek ise secimleri makzimize etmekle mumkun olabilir.' Peki gercekten de 'daha fazla secim daha fazla ozgurluk, daha fazla ozgurluk daha fazla refah (tatmin)' mi demek? Schwartz'in bu konuda ciddi supheleri var. Haksiz da sayilmaz sanki?:)

Peki neden?

Secimler oldukca karar verme zorunlulugu hep olacak, burada sorun yok. Bunu hepimiz kabullendik ve dahasi, (zorunluluk olarak yazmam sizi yaniltmasin,) secebilme ozgurlugunu, opsiyonlarimiz olmasini aslinda hepimiz cok seviyoruz.
Sorun su ki, opsiyonlar arttikca, secim yapmak zorlasiyor, sonuc olarak karar verme sureci bir izdirap ve muammaya donusuyor. Sonuc: Onumuzde bircok yol olmasina ragmen en iyi yolu bulabilmek adina sonucta hicbir yola giremiyoruz, Bir sekilde bir yola girdigimizde de, uzerinde yuruyemedigimiz butun diger yollari dusunup elimizdekiyle daha az tatmin oluyoruz.

Bu durum size de tanidik gelmiyor mu? Bu teoriyi gunluk hayatimizdaki "acaba bugun ne giysem?" gibi onemsiz bir sorudan tutun, "acaba bu kisi dogru kisi mi?" gibi gayet onemli bir soruya kadar tum, alternatiflerin cok oldugu soru ve gorunurde sorunlar icin uygulayabilirsiniz. Sonucta yukarida yazdigim ve asagidaki videoda Barry Schwarts'in eglenceli ve akici uslubuyla dile getirdigi iki sonuca ulastiginizi goreceksiniz.

Aslinda hepimizin zaten bildigi bir gercegi, Schwartz oldukca yalin bir sekilde bir kere daha ortaya koyuyor. O da su: "The secret to happiness is low expectations." Aslinda ne kadar basit degil mi?:) Bununla birlikte bir kez beklentilerimizde bir basamak yukari ciktigimizda, geri adim atamiyoruz. Adimimizi kaldirdigimiz anda kul olan sihirli (ya da lanetli) bir merdivenin uzerindeyiz sanki. Yani bu, belki de icinde bulundugumuz sartlarin, karsilastigimiz olay/kisilerin ve yasadigimiz tecrubelerin dogal bir sonucu.

Yine de hayatimizdaki tum secimlerimizde gul bahcesi kissasini aklimizda bulundurmakta fayda var:)

Son olarak Schwartz'in konusmasinda soyledigi ve bence konusmasinin anafikrini teskil eden asagidaki cumle ile bitiriyorum:

There is no question that some choice is better than none, but it doesn't follow that that more choice is better than some choice.

Size iyi seyirler..Ayrica TedTalks'u yakindan takip etmenizi de tavsiye ederim. Ilgi cekici konu ve konuklari ile sizin de ilginizi cekecek bir konusma ile mutlaka karsilacaksiniz:)

1 Ekim 2010 Cuma

"Ne mutlu kalbine sen dusene, ve ne mutlu senin kalbine dusene"

Bazen etrafimiz soru isaretleri ile cevrili, gonullerimiz acabalarin agirligi altinda daralmisken, cevaplar hic ummadigimiz bir anda ve hic de ummadigimiz bir yerden geliverip, aklimizdaki bulutlari dagitabiliyor. Ardindan hava gunes acar mi bilinmez ama en azindan her yer bir anda daha aydinlik olabiliyor. Sonrasi Allah Kerim.

**
Bugun Fatih'te bir kursa Arapca dersi icin kaydolmaya gittim. Haftada 2 saat ozel ders ile ilerletmeyi planliyorum Arapcami. Bu arada ilk dersimiz bu Pazartesi oglen basliyor:)

Uskudar-Eminonu-Fatih rotasini izleyecegimden bir guzel yol arkadasi olan kitabimi da yanima aldim. Okurken Zuleyha'yi anladim, Zuleyha'yi dinledim; Zuleyha'yi okudum, kendimi anladim.

Zuleyha sabrinin Rab'den oldugunu bilmeden sabretti.

Ah bir bilseydi...O zaman da "susarak olmeyi degil, seyleyerek olmeyi sectim" diyecek miydi, sabrin imtihanin ta kendisini oldugunu, aslolana ulastiracak olan oldugunu bilmeyecek miydi?
Ah bir bilseydi...O zaman Hz. Yakub'un dedigi 'Bu halde bana dusen guzel bir sabirdir' demez miydi?

Dillendirildiginde ayni olmamasi yurekte hissedilenin, ve dahasi dillendirilmek istendiginde yetmemesi kelimelerin, hepsi sabra sabir gosterememizden belki de. Degil mi ki "Zuleyha, Yusuf'a bir mektup yazmaya baslayinca. Yusuf diye basladi, Yusuf diye bitirdi. Gordu ki hitaptan oteye gecemedi. Anladi ki askin namesinde ser-nameden ote kelam yok. Ve Zuleyha'nin lugatinde Yusuf'tan baska sozcuk yok."

**
Donuste bir simit alip, Eminonu Kadikoy iskelesinden motora bindim. Motorun hareket saatine 15 dk vardi, etrafima baktim. Tam karsimda Galata Kulesi..Kulenin alt pencerelerinden birinden beyaz bir isik geliyordu. -Zannedersem orada durbunle sehre bakiliyor, muhtemelen isik durbunun merceginden yansiyordu- Ama o durbun hep orada vardiysa da ben beyaz isigi ilk defa bugun gordum. Hangi vesileyle, ne icin ya da kim icin parladi bilmiyorum, zaten bu cok da onemli degil, sadece o anda okudugum kitap, hafif esen ruzgar, yemekte oldugum simit, ve Eminonu'nun o kendine has ugultusu, hepsi benim icindi sanki. Motor hareket saati 15:35'e kadar isik parladi, motor hareket etmeye baslamisti ki sondu, Galata Kulesi de geride kaldi.

(Alintilar: Yusuf ile Zuleyha, Nazan Bekiroglu)

Zuleyha'yi Anlamak..


Zuleyha'yi Zuleyha yapan Leyla'dan olan farkiydi, Sirin'den ve Asli'dan olan farkiydi. O, ne ugruna coller asilan, ne daglar delinen, ne de yanip kul olunan olmustu. Masukuna ulasma gayreti ve cilesi erkeklerin kaderi ve bahti olmustu. Onun bahtina dusense Yusuf'un gomlegini yirtmak olmustu. Zaten bu sebepten degil midir, cileyi ve gayreti cekene aski hak gormemiz ve dahi Zuleyha'ya hak vermemiz.

"Bir ben gibisi olmayacak aranizda..
Fethedilen degil fethe kalkisan olarak kalacak gecmis ve gelecek zamanlara adim.
Acim acinizdan,
gucum gucunuzden cunku daha fazla
ask benim hakkim."

Zuleyha once tereddut,

"Kossam dedi Yusuf'a, hic olmazsa.
Basaramadi. Basaramadiginin nedenini de bir turlu bulamadi. Neydi kendini tutan? Korku? Iyi ama dedi askim korkumdan buyuk degil mi?
Degildi! Zuleyha henuz korkusu askindan buyuk olan bir oykuydu."

Sonra sabir,

"Zuleyha'nin bir adi korku. Ama iste Zuleyha'nin obur adi askti. Her halde zamani vardi. Askin bir adi da sabirdi" ve "Zuleyha sabrinin Rab'den oldugunu bilmeden sabretti."

Ve en sonra da atesti. "Zuleyha ne kadar atesse, Yusuf o kadar iffetti."

"Tufandan kurtulmak icin kendi derinligine akan bir irmak gibi; akmasam sana olurdum Yusuf, aktim, yine oldum. Kendi olumumun seklini secmem ozgurlugumse susarak olmeyi degil, soyleyerek olmeyi sectim."

Zuleyha'yi anlamak, askin-asikin ve masukun kendini bulmasi ve bilmesi icin gecilmesi gereken safhalari anlamak demekti.

(alintilar: Yusuf ile Zuleyha, Nazan Bekiroglu)

30 Eylül 2010 Perşembe

Galata Kulesi'ne Gitmek ya da Git(e)memek..Iste butun mesele bu:)

Bugun 3 aydir Turkiye'de olan, yeni tanistigim Polonyali bir arkadasa -yabancilara sorulan tipik sorudur ya;P- Istanbul'da en cok nereyi sevdigini sordum. 'Galata Kulesi' dedi. Gonul isterdi ki bu cevap uzerine ben de 'A, evet cok guzeldir orasi,' diyebileyim:)
ama heyhat,

gel gor ki hep gitmeyi istedigim yerler listesinde ilk 3te yer alan guzel sehrimin bu guzide mekanina su yasima geldim henuz gitmis, bizzatihi yakindan gormus degilim. Bunca yil neden ya da nasil oldu (ya da olamadi) bilmiyorum ama su insanoglunun bir seyleri cepte sayma, ve 'nasil olsa bir gun..' diye baslayan cumleler kurma huyu yok mu? Hep bu yuzden..

Bu arada ufak bir saskinliktan sonra, Polonyali arkadas sagolsun bana turist rehberligi yapmayi teklif etti:)

Yok yok, bu boyle olmayacak, Istanbul'da gezilmedik, gorulmedik, fotograflanmadik kule birakmayacagim, iste suraya, yani bloguma;P, yaziyorum. Sadece bir istisna birakabilirim: Kiz Kulesi. Onun buyusu bir sure daha devam etsin bakalim. Malum olmedik candan umit kesilmez:)

Istanbul'u Tasarlamak, Istanbul'da Tasarlamak

Sayet haftasonu icin bir planiniz yoksa, Eyup dolaylarinda hosca vakit gecirebileceginiz guzel bir alternatif mevcut:

IDW (Istanbul Design Week) kapsaminda, 29 Eylul-3 Ekim tarihleri arasinda Eski Galata Koprusu uzerinde bagimsiz tasarimcilar ve universitelerin katilimiyla, farkli tema ve uygulama alanlarinda bir tasarim sergisi gerceklesmekte. Sergi disinda konferanslardan, atolye calismalari ve yarismalara kadar cesitli etkinlikler de yer aliyor bu hafta icerisinde.

Diger detaylar icin etkilik websitesine bir goz atmanizi tavsiye ederim:

Bir aksilik olmazsa, ben cumartesi ya da pazar gunu gidip gormeyi istiyorum. Gidemeyenler icin izlenimlerimi ayrica aktaririm o zaman ins.
***
Bir de size de oyle geliyor mu bilmiyorum ama, Istanbul'a ne kadar da yakisti degil mi kultur baskenti unvani?:)

29 Eylül 2010 Çarşamba

hayat bu işte: bir varmışın, bir yokmuşun; bir buradasın bir de bakmışın oradasın..

Bugün bloğumun yeni tasarımını ablama da gösterdim. O da çok beğendi. Bir de özlemişim bloğumla ilgilenmeyi, dahası cümleler kurmayı. Bilgisayarda sayfa sürekli açık duruyor zaten, aklıma estikçe iki dakika da olsun oturup klavyeye uzanıyorum işte.

Bu aralar etrafta tuhaf bir hareketlilik var: birileri bir yerlerden başka bir yerlere gidiyor, kimi hazırlıklı kimi hazırlıksız, bazen de giden hazırlıklı da kalanlar şaşkın.

Geçtiğimiz cumartesi günü (25.09.2010) ortaokuldan çok yakın bir arkadaşımın muhterem annelerini yolcu ettik şu zahiri dünyadan ebedi aleme. Giden hazır ve mutlu, kalanlar giden adına mutlu ve huzurlu - da bir şu özlem yok mu? Hem alışmak zorunda olduğunu bilmek hem alışmak istememek..Bir hatıralarla mahzun tebessüm etmek; bir her zaman oturmuş olunan koltuğa, giyilen terliğe, evin dört bir yanına bakıp iç geçirmek, buğulu gözler ardında engel olamamak yine gözyaşlarına..Teselli edecek söz yok, sade ve sade tevekkül ve teslimiyet --bir de Hz. Yakub'un dediği üzere 'şimdi bize düşen bir güzel sabırdır' düsturu..

Bu gidişler hep olacak da Rabbim tüm sevdiklerimize, bilhassa anamıza, babamıza, kardeşlerimize hayırlı, uzun ömürler ihsan eylesin inş.

Gidişler dedik ya bu dünya içinde de gidişler oluyor, Rabbim uzun ayrılıklar vermesin. Ablacık bugün Halkalı'ya taşınıyor. Hemen yanıbaşımdan, odamın diğer ucundan evime 15 dk uzağa taşındığında da garip bir boşluk oluşuvermişti içimde. Şimdi de çok sevdiğim şehrimin henüz görmediğim birçok semtinden birine yolcu ediyoruz. Allah yeni evinde de huzur, mutluluk ve sağlıklar nasip etsin.

Özleyince ve aklına estikçe hiç olmadı bir akbil uzaklığında bir yolculuk olduğu için bu, sana da binler şükürler olsun Rabbim..

28 Eylül 2010 Salı

Donusum:)

Sevgili blogum bugun donusumunu tamamladi, tirtil olarak basladigi hayatinda bugun kelebege donustu:) Bu yeni halini ben cok sevdim: mutluluk, huzun, umut, yasam ve tabii ki rengarenk secimler -ah o secimler- hep bir arada, ic ice..
Hayirli olsun..

22 Temmuz 2010 Perşembe

Özgür köleler?

Taraf gazetesi yazari Ahmet Altan'in Kum Saati baslikli koseyazilarini her gun takip etmenizi tavsiye ederim. Gundeme iliskin yerinde ve cesur tespitleriyle, ve aslinda bizim de soylemek istediklerimizi etliye sutluye dokunmaktan asla cekinmeden kalem aldigi uslubuyla kesinlikle takip edilmesi gereken bir koseyazari Altan.

Asagidaki alinti, yazarin 21.07.2010 tarihli "Sormak" alt baslikli yazisindan: Bilhassa kirmizi ile isaretledigim cumle sizce de uzerinde ciddi ciddi dusunmeye deger degil mi?

Ve “köle” olmayı kabullendiğinizde “efendinizin” kim olduğu hiç önemli değildir, o her zaman “efendi”, soru sormadığınız sürece siz de her zaman “köle” olursunuz.

Siz, şu ya da bu “efendiden” birini seçme özgürlüğüne sahip olmayı “özgürlük” sanan bir köle olmak istiyor musunuz?

İstemiyorsanız soru sorun.

Özgürlük sorulardadır.


Yazinin tamami icin http://taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-sormak.htm

18 Haziran 2010 Cuma

doğru söze ne hacet:)

Yüzde Israr Etme, Doksan da Olur
İnsan Dediğinde Noksan da Olur

Sakın Büyüklenme, Elde Neler Var
Bir Ben Varım Deme, Yoksan da Olur.


(Mevlana)

8 Haziran 2010 Salı

http://fizy.com/#s/1j9yjt

Bu turkuyu ilk Canim Ailem dizisinde Gulendam karakterinden dinlemistim. O zamandan beri de surekli dilimde. O kadar naif ve duygu yuklu bir turku ki..Yazanin eline, yuregine saglik.. Bu turkuyu ibrahim tatlises'ten mustafa keser'e bircok sanatci soylemis, ama ben israrlar gulendam'in soyledigi versiyonu ariyordum -ki kulaklarim beni yaniltmiyorsa, gulendam karakterini canlandiran oyuncunun kendi sesi bu, eger oyleyse bir album yapmayi dusunmeli bence. Cok ihtimal vermemekle beraber son donemde favorim olan fizy'de (www.fizy.com) sarkiyi aradim ve bingo:) turkunun sadece ilk kitasi mevcut, tamamini da farkli sanatcilardan dinlemenizi tavsiye ederim, guftesi de cok guzel zira.. Iyi dinlemeler..

#s/1j9yjt

6 Haziran 2010 Pazar

..

Filistin Direnişi - Arapça Marş from nardantaneler on Vimeo.

"Bu halk sizi öyle bir pataklayacak ki hayatınız gözlerinizin önünden Gazze Şeridi gibi geçecek."

14 bagimsiz yazarin gundeme dair kaleme aldiklari yazilarinin yer aldigi takip edilmesi gereken bir site var. Onlar kendilerine Afili Filintilar diyorlar:
http://www.afilifilintalar.com/

Bu yazarlardan Emrah Serbes'in asagidaki linkteki yazisini okumanizi tavsiye ederim.
http://www.afilifilintalar.com/index.php/afili-parcalar-madde-63-ismet-berkan-ne-diyor-ben-ne-diyorum

ikiyuzluluk ne zor bir 'zanaat', buna ragmen bu 'zanaat'i buyuk bir ustalikla icra edebilenlerin olmasi ne korkunc, ve sahsi menfaatlerin vicdanlari lal edebilmesi ne tuhaf..

5 Haziran 2010 Cumartesi

"Haklı olmak yetmiyormuş..."

Bugün bir blogda okuduğum bir cümle duygularıma tercüman oldu. Bloğun sahibi Gazze yardım gemisine İsrail tarafından düzenlenen zalim saldırı karşısında haklılığımızı ne kadar gösterebildiğimiz ya da gösteremediğimiz üzerine özeleştirel, düşündürücü ve inanıyorum ki yapıcı yönde farklı yol alınmasına vesile olabilecek bir yazı kaleme almış. O yazıyı okumanızı tavsiye ederim:
http://blog.jayaka.com/2010/06/04/4-haziran/

Benim bu yazıyı kaleme almama neden olan o cümleye gelince..Şöyle demiş yazar:
Haklı olmak yetmiyormuş, haklı görünmek de gerekiyor.

Yazar, tüm yazısında o kadar haklı ki..Ama yukarıda alıntıladığım cümle bugün tekrar yaşamak durumunda kaldığım şahsi ve kırıcı bir tecrübenin üzerine öyle bir anda geldi ki, güçlü görünmek adına akmasına izin vermediğim gözyaşlarımın taşması için son damla oluverdi birden.

Bazen haksızlık o kadar aleni, o kadar alenidir ki, sizin bunun üzerine bir şey demenize gerek kalmadığını düşünürsünüz. Görmemek, anlamamak imkansızdır zira. Yine de bu haksızlığa rağmen tavrını devam ettiren insanın anlamasına, görmesine rağmen, belli çıkarlar için, ve bu çıkarlar uğrana atmış olduğu her adımda kendini teselli edebilmek adına yine kendini kandırdığını düşünürsünüz. Ama bilirsiniz ki, içten içe
bilir yaptığı haksızlığı, aksini düşünebilmek imkansızdır neredeyse, o kadar alenidir haksızlık zira.

Bugüne kadar böyle düşünüyordum, hatta içten içe merak ediyordum, klasik ama doğru bir laf vardır ya, acaba başını yastığa koyduğunda hemen uykuya dalabiliyor mu, diye. Ben şüphe ediyordum bundan, nasıl dalabilirdi? ..... Dalıyormuş, hem de belki de saniyesinde. Bu kadar aleniyete rağmen anlamayabiliyormuş görmek istemeyen meğer. Söylemek, haykırmak gerekiyormuş bildiğin doğruyu, haksızdınız demek gerekiyormuş, haksızsınız ama ben hakkımı yine de helal ediyorum size demek gerekiyormuş. Ben her şeye rağmen helalleşirken, ve yüzüme bakıp bana "asıl siz hakkınızı helal edin, bizim sizin üzerinizde hakkımız yok ki," denirken, sanmıştım ki, yapılan haksızlığın ağırlığı ile çıkmakta bu cümle ağızlarından. Olmayabiliyormuş, belki de sırf bir görevi ifa etmek için söylenebiliyormuş bu tip sözler. Bu cümle bile samimiyetten uzak, riyakarane söylenebiliyormuş. Haksızlığın ağırlığını hissetmek şöyle dursun, bunu anlayamamış olmanın rahatlığı bile olabiliyormuş üstüne üstlük.

Bugün bir düğüm vardı boğazımda, yukarıdaki cümleyi okuyunca anladım sorunun nerede olduğunu. Haksızlık ne kadar bariz olsa da, haksızlığı yapan dışındaki herkes bunu görse de, işte, o yapan görmeyebiliyormuş. Ne garip Ya Rabbim, ne acı bir öğrenme oldu bu. İçi, vicdanı rahat koyabiliyormuş başını yastığa. Hakikaten haklı olmak yetmiyormuş, haklı görünmek de gerekiyormuş. Herkesin bildiğini düşünüp, sen susunca, birileri illa ki konuşuyormuş, kimse konuşmasa bile haksızlığı yapan kendini telkin edip, ve de inandırabiliyormuş o şekilde davranmasının gerekli olduğuna, buna hakkı olduğuna. Benim bu şahsi küçücük tecrübemle kıyaslamaya ar ederim, ama tıpkı Filistin'e yapılan haksızlık bu kadar aleni iken, bu kadar dünyanın gözüne parmak sokarcasına aşikarken, yine de İsrailin kendini savunmaya hakkı olduğunu söylemesi gibi..

İçimde ne kin ne nefret barındırabiliyorum, bunun için de Allahıma binler şükürler ediyorum. Şu an o kalbi karartan duyguların hiçbiri yok kalbimde, ama bu acılık, bu sızı..Bunu yazarken bile kalbime sığmayıp, gözlerimden dışarı taşan bu kırgınlık? Kolay kırılıp, ağlayan biri değilimdir aslında, ama bazı şeyler o kadar kırıyor ki beni, resmen paramparça oluyorum, toparlanamıyorum. Bu hissi sevmiyorum, değil mi ki ben hakkımı helal edip, konuyu en Adil olana havale ettim, içim o kadar rahat ki aslında..Sadece unuttuğum, üzerimden attığım, artık konuşmaya bile değer bulmadığım bir konuda bahsettiğim aleniyete rağmen insanların anlamadığı gerçeğine aymam afallattı beni bugün, buna yeni aydığım için de zaten bu kadar paramparça oldu içim. Bugün tekrar Rabbimi vekil kıldım, bilirim ki ortada bir haksılık varsa, kulu affetse de, o haklının hakkını haklıya verendir. Buna tüm kalbimle mutmainim..Ben kimsenin ne yaptıklarından dolayı kötü olmasını, ne hüsrana uğramalarını ne de yaptıklarının kendi başlarına da gelmesini istiyorum. Allahım şahit ya kesinlikle hayır. İlahi adalet zaten var, ben bunun tecelli etmesi için dua da etmiyorum, Rabbim zaten en adil olandır. Bugün şunu çok iyi anladım ki ben sadece ve sadece onların "anlamaları", yaptıklarının idrakine varmalarını istiyorum, bunu diliyor, ve buna tüm kalbimle dua ediyorum. Bilmemenin vermiş olduğu gönül rahatlığı ile devam edebilmeleri acıtıyor canımı. Kötü olmasınlar hiçbir zaman, iyi durumdayken vicdanı sızlıyorsa kişinin, işte o zaman ne yaptığının ayrımına tam anlamıyla varabilmiş demektir zira. Kötü duruma düşünce insan, zaten sorgular kendini, nerede yanlış yaptım diye, o durumda belki de yaptıklarının üzerinde durmak yerine başkalarının ona ne yaptıklarının üzerine kafa yorar daha çok, ve başına gelenlerin asıl nedenini kaçırırıverir yine. O yüzden iyi durumdayken "anlamaları" bu kadar önemli benim için.

Neredeyse 27 yıllık hayatımda hala insanları tanıyamıyor olmam ne garip..İnsanın birinin yüzüne gülüp, güzel şeyler söyleyip ve halen de söylüyor olup, arkasından farklı kişilere farklı şeyler söylebilmesinin ne mantığı var, anlamıyorum, anlayamıyorum. Ben mi çok körüm, yoksa insanlar mı kötü olabiliyorlar? Kötü olmak ne kadar zor bir şey oysa, ne kadar ayrıkı insanın doğasına. Çocukken sorduğumuz sorular gibi oldu bu sorular. Oysa tüm samimiyetimle şu anımda cevabını öğrenmek istediğim sorular benim bunlar.

Haklı olmak yetmiyormuş, haklı görünmek de gerekiyormuş. Hakkını helal edip, Allaha havale etmek kesinlikle en güzeli..Ama giderken en azından kendilerini kandıramasınlar diye, haksızlık ne kadar aleni olursa olsun, bu aleniyete rağmen tekrardan onu dile getirmek ne kadar gereksiz gibi durursa dursun, yine de anlamış olduklarınından emin olmak gerekiyormuş. Anlasınlar da gerisi onların bileceği iş..İsterlerse yine hemen saniyesinde uykuya dalabilsinler.

Her tecrübe bir şey öğretiyor insana işte, ben de hala öğreniyorum. Ve Rabbim sana havale ediyorum, Sana havale ediyorum, Sana havale ediyorum..

31 Mayıs 2010 Pazartesi

"Bu ayipla nasil yasayacaksiniz?"

Watch live streaming video from insaniyardim at livestream.com
*Secimler hep vardi.Her sey kaderde yazili olsa da -maktub-, oraya sen secimini yaptiktan sonra yazildi. Ve simdi sira sende, sadece soyle bana: YaZi mi yoksa TuRa mi?