30 Eylül 2010 Perşembe

Galata Kulesi'ne Gitmek ya da Git(e)memek..Iste butun mesele bu:)

Bugun 3 aydir Turkiye'de olan, yeni tanistigim Polonyali bir arkadasa -yabancilara sorulan tipik sorudur ya;P- Istanbul'da en cok nereyi sevdigini sordum. 'Galata Kulesi' dedi. Gonul isterdi ki bu cevap uzerine ben de 'A, evet cok guzeldir orasi,' diyebileyim:)
ama heyhat,

gel gor ki hep gitmeyi istedigim yerler listesinde ilk 3te yer alan guzel sehrimin bu guzide mekanina su yasima geldim henuz gitmis, bizzatihi yakindan gormus degilim. Bunca yil neden ya da nasil oldu (ya da olamadi) bilmiyorum ama su insanoglunun bir seyleri cepte sayma, ve 'nasil olsa bir gun..' diye baslayan cumleler kurma huyu yok mu? Hep bu yuzden..

Bu arada ufak bir saskinliktan sonra, Polonyali arkadas sagolsun bana turist rehberligi yapmayi teklif etti:)

Yok yok, bu boyle olmayacak, Istanbul'da gezilmedik, gorulmedik, fotograflanmadik kule birakmayacagim, iste suraya, yani bloguma;P, yaziyorum. Sadece bir istisna birakabilirim: Kiz Kulesi. Onun buyusu bir sure daha devam etsin bakalim. Malum olmedik candan umit kesilmez:)

Istanbul'u Tasarlamak, Istanbul'da Tasarlamak

Sayet haftasonu icin bir planiniz yoksa, Eyup dolaylarinda hosca vakit gecirebileceginiz guzel bir alternatif mevcut:

IDW (Istanbul Design Week) kapsaminda, 29 Eylul-3 Ekim tarihleri arasinda Eski Galata Koprusu uzerinde bagimsiz tasarimcilar ve universitelerin katilimiyla, farkli tema ve uygulama alanlarinda bir tasarim sergisi gerceklesmekte. Sergi disinda konferanslardan, atolye calismalari ve yarismalara kadar cesitli etkinlikler de yer aliyor bu hafta icerisinde.

Diger detaylar icin etkilik websitesine bir goz atmanizi tavsiye ederim:

Bir aksilik olmazsa, ben cumartesi ya da pazar gunu gidip gormeyi istiyorum. Gidemeyenler icin izlenimlerimi ayrica aktaririm o zaman ins.
***
Bir de size de oyle geliyor mu bilmiyorum ama, Istanbul'a ne kadar da yakisti degil mi kultur baskenti unvani?:)

29 Eylül 2010 Çarşamba

hayat bu işte: bir varmışın, bir yokmuşun; bir buradasın bir de bakmışın oradasın..

Bugün bloğumun yeni tasarımını ablama da gösterdim. O da çok beğendi. Bir de özlemişim bloğumla ilgilenmeyi, dahası cümleler kurmayı. Bilgisayarda sayfa sürekli açık duruyor zaten, aklıma estikçe iki dakika da olsun oturup klavyeye uzanıyorum işte.

Bu aralar etrafta tuhaf bir hareketlilik var: birileri bir yerlerden başka bir yerlere gidiyor, kimi hazırlıklı kimi hazırlıksız, bazen de giden hazırlıklı da kalanlar şaşkın.

Geçtiğimiz cumartesi günü (25.09.2010) ortaokuldan çok yakın bir arkadaşımın muhterem annelerini yolcu ettik şu zahiri dünyadan ebedi aleme. Giden hazır ve mutlu, kalanlar giden adına mutlu ve huzurlu - da bir şu özlem yok mu? Hem alışmak zorunda olduğunu bilmek hem alışmak istememek..Bir hatıralarla mahzun tebessüm etmek; bir her zaman oturmuş olunan koltuğa, giyilen terliğe, evin dört bir yanına bakıp iç geçirmek, buğulu gözler ardında engel olamamak yine gözyaşlarına..Teselli edecek söz yok, sade ve sade tevekkül ve teslimiyet --bir de Hz. Yakub'un dediği üzere 'şimdi bize düşen bir güzel sabırdır' düsturu..

Bu gidişler hep olacak da Rabbim tüm sevdiklerimize, bilhassa anamıza, babamıza, kardeşlerimize hayırlı, uzun ömürler ihsan eylesin inş.

Gidişler dedik ya bu dünya içinde de gidişler oluyor, Rabbim uzun ayrılıklar vermesin. Ablacık bugün Halkalı'ya taşınıyor. Hemen yanıbaşımdan, odamın diğer ucundan evime 15 dk uzağa taşındığında da garip bir boşluk oluşuvermişti içimde. Şimdi de çok sevdiğim şehrimin henüz görmediğim birçok semtinden birine yolcu ediyoruz. Allah yeni evinde de huzur, mutluluk ve sağlıklar nasip etsin.

Özleyince ve aklına estikçe hiç olmadı bir akbil uzaklığında bir yolculuk olduğu için bu, sana da binler şükürler olsun Rabbim..

28 Eylül 2010 Salı

Donusum:)

Sevgili blogum bugun donusumunu tamamladi, tirtil olarak basladigi hayatinda bugun kelebege donustu:) Bu yeni halini ben cok sevdim: mutluluk, huzun, umut, yasam ve tabii ki rengarenk secimler -ah o secimler- hep bir arada, ic ice..
Hayirli olsun..

22 Temmuz 2010 Perşembe

Özgür köleler?

Taraf gazetesi yazari Ahmet Altan'in Kum Saati baslikli koseyazilarini her gun takip etmenizi tavsiye ederim. Gundeme iliskin yerinde ve cesur tespitleriyle, ve aslinda bizim de soylemek istediklerimizi etliye sutluye dokunmaktan asla cekinmeden kalem aldigi uslubuyla kesinlikle takip edilmesi gereken bir koseyazari Altan.

Asagidaki alinti, yazarin 21.07.2010 tarihli "Sormak" alt baslikli yazisindan: Bilhassa kirmizi ile isaretledigim cumle sizce de uzerinde ciddi ciddi dusunmeye deger degil mi?

Ve “köle” olmayı kabullendiğinizde “efendinizin” kim olduğu hiç önemli değildir, o her zaman “efendi”, soru sormadığınız sürece siz de her zaman “köle” olursunuz.

Siz, şu ya da bu “efendiden” birini seçme özgürlüğüne sahip olmayı “özgürlük” sanan bir köle olmak istiyor musunuz?

İstemiyorsanız soru sorun.

Özgürlük sorulardadır.


Yazinin tamami icin http://taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-sormak.htm

18 Haziran 2010 Cuma

doğru söze ne hacet:)

Yüzde Israr Etme, Doksan da Olur
İnsan Dediğinde Noksan da Olur

Sakın Büyüklenme, Elde Neler Var
Bir Ben Varım Deme, Yoksan da Olur.


(Mevlana)

8 Haziran 2010 Salı

http://fizy.com/#s/1j9yjt

Bu turkuyu ilk Canim Ailem dizisinde Gulendam karakterinden dinlemistim. O zamandan beri de surekli dilimde. O kadar naif ve duygu yuklu bir turku ki..Yazanin eline, yuregine saglik.. Bu turkuyu ibrahim tatlises'ten mustafa keser'e bircok sanatci soylemis, ama ben israrlar gulendam'in soyledigi versiyonu ariyordum -ki kulaklarim beni yaniltmiyorsa, gulendam karakterini canlandiran oyuncunun kendi sesi bu, eger oyleyse bir album yapmayi dusunmeli bence. Cok ihtimal vermemekle beraber son donemde favorim olan fizy'de (www.fizy.com) sarkiyi aradim ve bingo:) turkunun sadece ilk kitasi mevcut, tamamini da farkli sanatcilardan dinlemenizi tavsiye ederim, guftesi de cok guzel zira.. Iyi dinlemeler..

#s/1j9yjt

6 Haziran 2010 Pazar

..

Filistin Direnişi - Arapça Marş from nardantaneler on Vimeo.

"Bu halk sizi öyle bir pataklayacak ki hayatınız gözlerinizin önünden Gazze Şeridi gibi geçecek."

14 bagimsiz yazarin gundeme dair kaleme aldiklari yazilarinin yer aldigi takip edilmesi gereken bir site var. Onlar kendilerine Afili Filintilar diyorlar:
http://www.afilifilintalar.com/

Bu yazarlardan Emrah Serbes'in asagidaki linkteki yazisini okumanizi tavsiye ederim.
http://www.afilifilintalar.com/index.php/afili-parcalar-madde-63-ismet-berkan-ne-diyor-ben-ne-diyorum

ikiyuzluluk ne zor bir 'zanaat', buna ragmen bu 'zanaat'i buyuk bir ustalikla icra edebilenlerin olmasi ne korkunc, ve sahsi menfaatlerin vicdanlari lal edebilmesi ne tuhaf..

5 Haziran 2010 Cumartesi

"Haklı olmak yetmiyormuş..."

Bugün bir blogda okuduğum bir cümle duygularıma tercüman oldu. Bloğun sahibi Gazze yardım gemisine İsrail tarafından düzenlenen zalim saldırı karşısında haklılığımızı ne kadar gösterebildiğimiz ya da gösteremediğimiz üzerine özeleştirel, düşündürücü ve inanıyorum ki yapıcı yönde farklı yol alınmasına vesile olabilecek bir yazı kaleme almış. O yazıyı okumanızı tavsiye ederim:
http://blog.jayaka.com/2010/06/04/4-haziran/

Benim bu yazıyı kaleme almama neden olan o cümleye gelince..Şöyle demiş yazar:
Haklı olmak yetmiyormuş, haklı görünmek de gerekiyor.

Yazar, tüm yazısında o kadar haklı ki..Ama yukarıda alıntıladığım cümle bugün tekrar yaşamak durumunda kaldığım şahsi ve kırıcı bir tecrübenin üzerine öyle bir anda geldi ki, güçlü görünmek adına akmasına izin vermediğim gözyaşlarımın taşması için son damla oluverdi birden.

Bazen haksızlık o kadar aleni, o kadar alenidir ki, sizin bunun üzerine bir şey demenize gerek kalmadığını düşünürsünüz. Görmemek, anlamamak imkansızdır zira. Yine de bu haksızlığa rağmen tavrını devam ettiren insanın anlamasına, görmesine rağmen, belli çıkarlar için, ve bu çıkarlar uğrana atmış olduğu her adımda kendini teselli edebilmek adına yine kendini kandırdığını düşünürsünüz. Ama bilirsiniz ki, içten içe
bilir yaptığı haksızlığı, aksini düşünebilmek imkansızdır neredeyse, o kadar alenidir haksızlık zira.

Bugüne kadar böyle düşünüyordum, hatta içten içe merak ediyordum, klasik ama doğru bir laf vardır ya, acaba başını yastığa koyduğunda hemen uykuya dalabiliyor mu, diye. Ben şüphe ediyordum bundan, nasıl dalabilirdi? ..... Dalıyormuş, hem de belki de saniyesinde. Bu kadar aleniyete rağmen anlamayabiliyormuş görmek istemeyen meğer. Söylemek, haykırmak gerekiyormuş bildiğin doğruyu, haksızdınız demek gerekiyormuş, haksızsınız ama ben hakkımı yine de helal ediyorum size demek gerekiyormuş. Ben her şeye rağmen helalleşirken, ve yüzüme bakıp bana "asıl siz hakkınızı helal edin, bizim sizin üzerinizde hakkımız yok ki," denirken, sanmıştım ki, yapılan haksızlığın ağırlığı ile çıkmakta bu cümle ağızlarından. Olmayabiliyormuş, belki de sırf bir görevi ifa etmek için söylenebiliyormuş bu tip sözler. Bu cümle bile samimiyetten uzak, riyakarane söylenebiliyormuş. Haksızlığın ağırlığını hissetmek şöyle dursun, bunu anlayamamış olmanın rahatlığı bile olabiliyormuş üstüne üstlük.

Bugün bir düğüm vardı boğazımda, yukarıdaki cümleyi okuyunca anladım sorunun nerede olduğunu. Haksızlık ne kadar bariz olsa da, haksızlığı yapan dışındaki herkes bunu görse de, işte, o yapan görmeyebiliyormuş. Ne garip Ya Rabbim, ne acı bir öğrenme oldu bu. İçi, vicdanı rahat koyabiliyormuş başını yastığa. Hakikaten haklı olmak yetmiyormuş, haklı görünmek de gerekiyormuş. Herkesin bildiğini düşünüp, sen susunca, birileri illa ki konuşuyormuş, kimse konuşmasa bile haksızlığı yapan kendini telkin edip, ve de inandırabiliyormuş o şekilde davranmasının gerekli olduğuna, buna hakkı olduğuna. Benim bu şahsi küçücük tecrübemle kıyaslamaya ar ederim, ama tıpkı Filistin'e yapılan haksızlık bu kadar aleni iken, bu kadar dünyanın gözüne parmak sokarcasına aşikarken, yine de İsrailin kendini savunmaya hakkı olduğunu söylemesi gibi..

İçimde ne kin ne nefret barındırabiliyorum, bunun için de Allahıma binler şükürler ediyorum. Şu an o kalbi karartan duyguların hiçbiri yok kalbimde, ama bu acılık, bu sızı..Bunu yazarken bile kalbime sığmayıp, gözlerimden dışarı taşan bu kırgınlık? Kolay kırılıp, ağlayan biri değilimdir aslında, ama bazı şeyler o kadar kırıyor ki beni, resmen paramparça oluyorum, toparlanamıyorum. Bu hissi sevmiyorum, değil mi ki ben hakkımı helal edip, konuyu en Adil olana havale ettim, içim o kadar rahat ki aslında..Sadece unuttuğum, üzerimden attığım, artık konuşmaya bile değer bulmadığım bir konuda bahsettiğim aleniyete rağmen insanların anlamadığı gerçeğine aymam afallattı beni bugün, buna yeni aydığım için de zaten bu kadar paramparça oldu içim. Bugün tekrar Rabbimi vekil kıldım, bilirim ki ortada bir haksılık varsa, kulu affetse de, o haklının hakkını haklıya verendir. Buna tüm kalbimle mutmainim..Ben kimsenin ne yaptıklarından dolayı kötü olmasını, ne hüsrana uğramalarını ne de yaptıklarının kendi başlarına da gelmesini istiyorum. Allahım şahit ya kesinlikle hayır. İlahi adalet zaten var, ben bunun tecelli etmesi için dua da etmiyorum, Rabbim zaten en adil olandır. Bugün şunu çok iyi anladım ki ben sadece ve sadece onların "anlamaları", yaptıklarının idrakine varmalarını istiyorum, bunu diliyor, ve buna tüm kalbimle dua ediyorum. Bilmemenin vermiş olduğu gönül rahatlığı ile devam edebilmeleri acıtıyor canımı. Kötü olmasınlar hiçbir zaman, iyi durumdayken vicdanı sızlıyorsa kişinin, işte o zaman ne yaptığının ayrımına tam anlamıyla varabilmiş demektir zira. Kötü duruma düşünce insan, zaten sorgular kendini, nerede yanlış yaptım diye, o durumda belki de yaptıklarının üzerinde durmak yerine başkalarının ona ne yaptıklarının üzerine kafa yorar daha çok, ve başına gelenlerin asıl nedenini kaçırırıverir yine. O yüzden iyi durumdayken "anlamaları" bu kadar önemli benim için.

Neredeyse 27 yıllık hayatımda hala insanları tanıyamıyor olmam ne garip..İnsanın birinin yüzüne gülüp, güzel şeyler söyleyip ve halen de söylüyor olup, arkasından farklı kişilere farklı şeyler söylebilmesinin ne mantığı var, anlamıyorum, anlayamıyorum. Ben mi çok körüm, yoksa insanlar mı kötü olabiliyorlar? Kötü olmak ne kadar zor bir şey oysa, ne kadar ayrıkı insanın doğasına. Çocukken sorduğumuz sorular gibi oldu bu sorular. Oysa tüm samimiyetimle şu anımda cevabını öğrenmek istediğim sorular benim bunlar.

Haklı olmak yetmiyormuş, haklı görünmek de gerekiyormuş. Hakkını helal edip, Allaha havale etmek kesinlikle en güzeli..Ama giderken en azından kendilerini kandıramasınlar diye, haksızlık ne kadar aleni olursa olsun, bu aleniyete rağmen tekrardan onu dile getirmek ne kadar gereksiz gibi durursa dursun, yine de anlamış olduklarınından emin olmak gerekiyormuş. Anlasınlar da gerisi onların bileceği iş..İsterlerse yine hemen saniyesinde uykuya dalabilsinler.

Her tecrübe bir şey öğretiyor insana işte, ben de hala öğreniyorum. Ve Rabbim sana havale ediyorum, Sana havale ediyorum, Sana havale ediyorum..

31 Mayıs 2010 Pazartesi

"Bu ayipla nasil yasayacaksiniz?"

Watch live streaming video from insaniyardim at livestream.com

12 Aralık 2009 Cumartesi

supermen...(Dino Merlin & Zeljko Joksimovic)

BOSNA'DA BAYRAM..


‘Yakınlaştıran’ demektir Kurban: kulu Rabbine yakınlaştıran, ve aynı zamanda kulu kula, kardeşi kardeşe yakınlaştıran, arada köprüler inşa eden, uzağı yakın eden…’Paylaşmak’ demektir Kurban: rızkı, sevgiyi ve de yaşanmış ya da halen yaşanılıyor olan acıları paylaşmak..

Kimse Yok Mu Derneği, bu Kurban Bayramında Bosnalı kardeşleri ile buluştu. Değerli bağışçıların kurbanlarını ihtiyaç sahiplerine dağıtmak, Bosnalı kardeşlerimizle sevinç ve üzüntülerini paylaşmak, onlara ‘Yalnız değilsiniz, kardeşleriniz burada,’ demek için Bosna’daydık.

Arefe Günü, Bosna Havaalanından başkent Saraybosna’ya inip, otele yerleştikten sonra, ilk Boşnak kahvemizi içmek üzere Saraybosna’nın merkezi olan Başçarşı’ya doğru hareket ettik.

Taşlı sokakları, sokakların iki yanında sıra sıra dizili küçük dükkan ve lokantaları, adım başı göğe yükselen minareleri ve ortasındaki ahşap oymalı sebili (Sebilj) ile Başçarşı’da yürürken, 21. yy’da değil, sanki 15. yy Osmanlı topraklarında yürüyor gibi hissediyor insan kendini. Vefa ve sadakatleri ile bilenen Bosna halkı, çok sevdikleri Osmanlı’nın mirasına sahip çıkmış, her türlü tahribe ve yağmaya karşı yine de onu ayakta tutmayı başarabilmişler.


Neler yoktu ki Başçarşı’da: Son savaş zamanı karargah olarak da kullanılan Moriça Han’da lokum ve kıtlama şeker eşliğinde içilen Boşnak Kahvesi, meşhur Boşnak böreği, şehrin doğusu ile batısı ve güneyi ile kuzeyini ayıran “Yavaş Akan Nehri” (Millijetska), I. Dünya Savaşı’nı tetikleyen, üzerinde Avusturya-Macaristan prensi Franz Ferdinand ve eşinin bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürüldüğü Hünkar Köprüsü, ve suyundan içenin ölmeden bir kez daha Bosna’ya geleceğine inanılan Sevda Çeşmesi’yle Başçarşı, Saraybosna’nın kalbi olmayı kesinlikle hak ediyordu.


Bayramın 1. Günü:

Ailelerinden uzakta geçirecekleri bu bayramın sabahında, Kimse Yok Mu ekibi, bayramı birbirleriyle bayramlaşıp, kucaklaşarak kutladılar.

Sonrasındaki durak, dağıtılacak olan kurbanların kesim alanıydı. Bağışçıların adlarının okunması ve dualar eşliğinde kurbanlar kesilip, dağıtım için hazırlandı. Bu hazırlıklar devam ederken, gönüllülerden bir grup da bir sonraki gün dağıtılacak olan kavurma için şehirdeki Türk Kolejinde etlerin doğranmasına yardımcı oldular.

Bayramın 2. Günü:

Bayramın 2. günü, onlarca Bosnalı aile gibi, bizim de ilk durağımız ülkenin dört bir yanına dağılmış olan şehitliklerden Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç’in de kabrinin bulunduğu Başçarşı Şehitliği idi.
Şehitliğe giden yol boyunca, farklı zamanlara ait iki şehitlik karşı karşıya uzanıyor: bir yanda bundan 500 yıl önce bu topraklara ezanı getiren Akıncıların mezarları, diğer yanda ise 500 yıl sonra bu ezanı korumak için son savaşta hayatını kaybeden şehitlerin mezarları..

Tıpkı üstad Yahya Kemal’in ‘Mohaç Türküsü’nde kaleme aldığı gibi:

“Bir bahçedeyiz şimdi şehitlerle beraber,
Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle beraber.
Lakin kalacak doğduğumuz toprağa bizden
Şimşek gibi bir hatıra nal seslerimizden.”


Doğum ve ölüm yılları arası 30 yılı bile bulmayan onlarca şehit mezarının arasından, ekibimiz ülkenin ilk Cumhurbaşkanı, Bosna’nın kurucusu Aliya İzzetbegoviç’in de mezarını ziyaret ettiler. Rahmetli Cumhurbaşkanının tevazu ve idealizmi mezar taşında da kendini gösteriyordu: Allah’ın kulu (Abdullah) diye başlayan mezar taşı, Aliya’nın mücadelesinin de temelini oluşturan “Büyük Allah’a yemin olsun ki, bizler köle olmayacağız.” Sözü ile bitiyordu.


15. yy’da, Fatih Sultan Mehmet Han, Bosna’yı fethettiği zaman Osmanlı Devlet politikasının sonucu olarak bölge halkına dini serbestiyet getirir, ve bunu 1463 tarihli İnsan Hakları Ahidnamesi’nde de ferman buyurur.

Müslümanlığın doğasında olan ve Osmanlı’nın da büyük bir titizlikle tatbik ettiği bu hoşgörü ve yabancı gönüllerin fethedilmesinde, şüphesiz bayramlar da önemli bir vesiledir. Bu düsturdan, Bayramın 2. günü, Şehitlik ziyaretinin akabinde, Kimse Yok Mu gönüllüleri bu sefer Başçarşı’da din ve milliyet ayırt etmeksizin tüm Bosna Halkına kavurma dağıtımı organizasyonunu gerçekleştirdi.


***
Kavurma dağıtımının akabinde, Kimse Yok Mu gönülleri Saraybosna’daki Türk Koleji’nde düzenlenen konser programına davetliydi. Mehmet Bey’in şefliğinde Fatih Sultan Mehmet İlahi Gençlik Korosu Türkçe, Boşnakça, Farsça ve Arapça seslendirdikleri ilahileri ile dinleyenleri büyülediler. Programın doruk noktası ise, şüphesiz Bünyamin adındaki Bosnalı gencin Boşnakça ve Türkçe olarak okuduğu Bosna Şiiri‘ydi. “Tek vatanımın adı Bosna Hersek’tir/ Ve başka bir şey de olamaz,” mısralarıyla başlayan ve “Vatanımın annesi Türkiye’dir,” mısrasıyla biten duygu yüklü şiiri tüm salon ayakta alkışladı.

Bayramın 3. Günü:


Bayramın 3. günü Kimse Yok Mu gönüllüleri, hazırlanan kurban paketlerini belirlenen 70 Boşnak aileye ulaştırmak üzere Rogatica şehrine doğru yola koyuldu. Geleceğimizi haber alan ve farklı köylerden gelen Boşnak ailelerle İBB iştiraklerinden Kiptaş A.Ş.’nin şehirde yaptırdığı Rogatica Camii’nde gerçekleştirilen tanışma ve bayramlaşma sonrasında, ekibimiz, küçük gruplara ayrılarak farklı Boşnak köylerine gittiler.


7 yıldan beri ilk defa köylerine misafir geldiğini söyleyerek, bizi evlerine büyük bir mutlulukla davet eden Boşnak teyze ve amcalar, bizi birbirinden lezzetli baklava, meyve şerbeti ve kahvelerle ağırladılar. Belki de kimsenin gelmeyeceğini bilmelerine rağmen, bayramın ruhunu yaşatmak adına yaptıkları ve biz gelene kadar bozulmamış olan baklava tepsileri Boşnak misafirperverliğini ve bayramlara gösterdikleri önemi sergiler gibiydi.


Bosna’da, Boşnak köylerinde, Türkler özlenendi, beklenendi. “Türkler geldi,” diye karşılıyorlardı bizi: “120 yıl önce bıraktığınız topraklara geri geldiniz, geleceğinizi biliyorduk, hoş geldiniz,” diyorlardı. Bir başkaydı bayram Bosna’da. Zamanın ve yolların ayırdığı ama gönüllerin hiç ayrılmadığı Bosnalı kardeşlerimizle vuslatımızdı bayram. Akan mutluluk gözyaşlarının ardında samimi bir kucaklaşmaydı, ikram edilen bir fincan kahve, öpülüp başa konan bir el, ve “yine gelin,” temennisiydi. Bosna’da bayram unutulmayacak olandı.


Bayramın 4. Günü:


Kurban dağıtım organizasyonunu tamamlayan Kimse Yok Mu ekibinin, Bosna’ya veda etmeden önceki son durağı, ülkenin güneyinde yer alan ve ülkenin sembolü olan tarihi köprüsü ile bilinen Mostar şehriydi. ’93 yılında Hırvatların 7 nokta atışı ile yıktıkları Mostar Köprüsü’nün apayrı bir yeri vardı şüphesiz Boşnakların yüreklerinde. Köprünün yıkılması ile asıl amaçlanan, savaş zamanı Boşnakların en değerli silahları olan ümitlerini yıkmaktı. Oysa ki bu yıkım, tam tersi bir etki yaratacaktı. Onlar, “Büyük Allah’a yemin olsun ki, bizler köleler olmayacağız,” diyen bir liderin çocuklarıydılar. Avrupa’nın ortasında bir başlarına da kalsalar; ümitleri, inançları ve bitmek bilmeyen azimleriydi onları ayakta tutan ve zaferin önünü açan. “93’ü unutma!” yazılı taşlarıyla da işte tam bunu anlatıyorlardı. Nereden geldiğini ve daha da önemlisi nereye gitmesi gerektiğini bilen mütevazi ama mağrur, başı dik bir Bosna vardı Mostar’da.


Mostar yolu üzerinde uğradığımız Blagaj’daki huzur diyarı Alperenler Tekkesi, savaş zamanı sniperların kurşunlarından kaçabilmek için yapılan Tünel ve şu an AB tarafından sit alanı ilan edilip, savaşta bombalanmaktan son anda kurtulan 38 haneli son Osmanlı Köyü, Poçitelj ziyareti ile Bosna turunu tamamlayan Kimse Yok Mu gönüllüleri, kulaklarında Fatih Sultan Mehmed Han’ın “Ey Şehr-i Bosna, gün olur buradan gider isek, sana namert eli değmesin” sözü, ve yüreklerinde uzun yıllar boyunca yalnız kalan, yalnız bırakılan Bosnalı kardeşleri için bundan sonrasında hasret değil, vuslat olabilme temennisiyle azmin, sadakatin ve tevazunun diyarı Bosna’ya bir sonraki buluşmaya kadar veda ettiler.


Artık çocukların şeker toplamak için bile kapımızı çalmadığı günümüz bayramlarında, Bosna'da bu Bayram, bayramın ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini hatırlattı aslında bize. Dünyanın 4 bir yanında sarılıp bayramlaşmayı, bir dilim baklava, bir fincan kahve ikram etmeyi, "Hoşgeldiniz" demeyi bekleyen o kadar çok kardeşimiz var ki..

Bayramlarınızın bayram tadında geçmesi temennisiyle..

BOSNA ŞİİRİ...

Bosna’ydı gördüğüm rüyamda,
Dağları, ormanları, ırmaklarıyla
Benim de vatanımdı o.
Gözüyaşlı, yüzü mütebessim Tetka ve Micolarıyla

Benim de vatanımdı.

Yaralıydı gördüğüm Bosna rüyamda,
Yaraları henüz kabuk bağlamamış.
Yaralı ama mağrurdu gördüğüm Bosna rüyamda,
Zalimin zulmünde düşmüş olsa da bedenleri,
Düşmemişti öne başları;
Yıkılmış olsa da minareleri,
Susmamıştı ezanları.

Bosna’ydı gördüğüm rüyamda,
Siyahların arasında göğe yükselen bembeyaz şehitlikleriyle
Benim de vatanımdı o.
“Onlara ölü demeyiniz” ayeti ile başlayıp, Fatiha ile bitiyordu mezar taşları.
Doğum ve ölüm yılları arasında 30 yıl bile olmayan şehitleri
Benim de abim, benim de kardeşimdi.
Başlarında sessizce döktükleri gözyaşları ile
Benim de annem, benim de babamdı onlar.

Acıları vardı benim gördüğüm Bosna’nın.
Ama bir de umutları.
Öyle bir umut ki, sönmeyen ateşleri söndüren,
Külleri yeniden alevlendiren.
Küllerinden doğan bir Bosnaydı gördüğüm rüyamda.
Dizleri üzerinde doğrulurken,
Minarelerinden sancaklar dalgalanan.
Herkesin yüzü Avrupa’ya dönükken,
Yüzleri Osmanlı torunlarına dönük olan.

Bir Türkiye vardı rüyamda.
120 yıl önce bıraktığı kardeşine kucak açan,
Ona omuz veren, destek çıkan, umut veren.
Ve artık hiç yalnız bırakmayan.

Bir dua vardı rüyamda,
“Türkler geri gelecek” diyordu,
“Türkler geri gelecek”
Uzun süren bir uykudan uyanır gibi gelecek.

Bosna’ydı gördüğüm,
Ve rüya da değildi tüm gördüklerim.

(V.Ö., 2009)

21 Kasım 2009 Cumartesi

cravans..(by vanessa mae)

bu sesi dinlemekten hiç bıkar mıyım, bilmiyorum..huzur dolu:)

*Secimler hep vardi.Her sey kaderde yazili olsa da -maktub-, oraya sen secimini yaptiktan sonra yazildi. Ve simdi sira sende, sadece soyle bana: YaZi mi yoksa TuRa mi?